20 Haziran 2009 Cumartesi
19 Haziran 2009 Cuma
kedi çıplaaaak.....
16 Haziran 2009 Salı
15 Haziran 2009 Pazartesi
hiç tanımadığım bir erkeğe..
12 Haziran 2009 Cuma
akıllar fikirler verilesiceler...

birkaç aylık vejetaryen olmamdan faydalanarak kendisi de kaşarlı pideye dönüş yapan annemle oturduk masanın iki yanındaki sandalyelere ve en şirin halimle garsondan pidelerde bol domates ve biber istediğimizi bildirdim.. biraz gıcık oldu.. sonra “içecekler kutu di mi” dedik, biraz daha gıcık oldu.. pidelerimizi beklerken kedi teyze iki yavrusuyla geldi masanın kenarına.. “meraba teyzecim” diye selamlaştıktan sonra beklemeye beşimiz beraber devam ettik.. beş-altı dakika sonra karar verdik ki bu yavrucuklar etli bir şeyler yemeliydi.. bir de lahmacun söyleyelim çocuklara diye çağırdık çok sempatik garsonumuzu..
“bir de lahmacun rica edicez”
“bitirebilcek misiniz?”
“ehe ehe.. tabi canııım..” (bu aşamada şaka sanıyoruz soruyu)
“emin misiniz?” (aha da bu soruyla beraber jeton düşüyo)
“?!? nası yani.. evet eminiz.. bir tane lahmacun istiyoruz..”
“yok yani biraz geç çıkar da..”
“tamam.. sorun diil.. o geç gelsin..”
“bitiremezsiniz hepsini.. fazla gelir..” (anaaa)
“lahmacun yapmak zor mu?”
“nası yani?” (hahahahaaa… bu sefer o şamşırdı..)
“ustaya yani… çok mu zahmet oluyo?”
“ee.. yani önce hamuru yapıyo.. kesiyo.. sonra eliyle biraz açıp, bi de sonra merdaneyle açıyo.. sonra--”
“ha yani usta yapmak istemiyo onca işi, öyle mi?”
“yok ya.. usta yapar..”
“neden satmak istemiyosunuz o zaman?”
“nası yani?”
“yani lahmacun sipariş etmeyelim diye çok uğraşıyosunuz da..”
“hayır efendim.. öyle bişey yok.. geliyo.. bi lahmacundu dimi”
diyerek cehennemin dibine doğru uzaklaştı..
annemi sakinleştirmeye çalıştım.. bir yandan da bugünlerde takındığım şu salakları eğitmeye çalışmalıyız ki, en azından çevrelerine zararları dokunmasın konulu tavrımı takınarak bizim pidelerle döndüğünde konuyu açıverdim yüzüne:
“biraz önce neden o kadar ısrar ettiniz lahmacun istemeyelim diye?”
“ya bakın.. öyle diil.. bitiremezsiniz diye..”
“nası yani?”
“ya.. geçenlerde iki masa geldi buraya--”
“ya boşverin iki masayı.. biz lahmacun istedik.. bitiririz, bitiremeyiz.. siz siparişi alın..”
“ya olur mu öyle.. şimdi geçenlerde buraya bi—“
“bakın şimdi.. siz öyle bi tavırla bir sürü soru sordunuz ki.. lahmacun yapmak istemiyosunuz gibi bi düşünce belirdi bizde.. yani tüm iyi niyetimizle söylüyoruz, müşteri bu şekilde algılıyo.. hani başkası da öyle algılar, haberiniz olsun diye..”
“şimdi beni bırakmıyosunuz ki derdimi anlatayım..”
“buyurun.. dinliyoruz..”
“şimdi.. geçenlerde buraya tek bi kişi geldi..(biraz önce iki masaydı.. galiba hikayeyi değiştirdi bu arada..) oturdu.. önden çorba istedi, sonra da birbuçuk kuşbaşılı pide.. ben ona da dedim, bitiremezsin dedim.. ısrarla istedi hepsini.. üstelik çorbayı az getirmeme rağmen bitiremedi sonunda..”
“ee.. noolmuş ki bitiremediyse..”
“olur mu.. bitiremeyeceği kadar sipariş verince nooluyo.. çöpe atıyoruz biz kalanı.. çöpe atmak istemiyorum ben nimeti..”
“e kedilere verin siz de..”
“yok.. kedilere hiçbişey vermiyorum ben..”
“aaa… neden ama..bakın.. bekliyolar burada yavrularıyla..”
“yok.. kedilere bişey vermiyoruz.. alışkanlık yapar diye..”
hahahahaaaaaaaaaaaaaa……… alışkanlık yaparmış.. nasıl bir yaratık nasıl bir Türkçe konuşuyorsa artık.. annem sonradan söyledi, tam orada “aa.. tabii.. alışkanlık yapabilir.. sonra beslemeden duramazsınız..” demekten son anda vazgeçmiş, laf çok uzamasın diye..
neyse.. anlaşıldı ki malum varlık köpek severmiş, kedi nankörmüş çünkü.. güzide bir ilçemizde dört yıl bir kediye bakmış.. hatta adını da kendi koymuş, ali ekber koymuş.. ama gel deyince gelen kedi, bir gün bu varlığın kolunu çizivermiş.. tam da o noktada varlığa anlatmaya çalıştım ki, değişik canlıların değişik oyun anlayışları olur.. nasıl biz birbirimizi dürtüyorsak, onlar da patileriyle aynı şeyi yapıyorlar falan diye.. kediyle köpek arasındaki anlaşmazlığın asıl nedenini kediyle insana uyarlayarak anlatmayı denedim.. ama karşımdaki varlık hiçbir mantıklı açıklamayı dinlemeden sadece “kedi nankördür” diyerek gayet caydırıcı argümanında ve tavrında kararlıydı.. bir de “hayvanların hepsi hayvandır.. ayrım yapmayalım”dan girmeye çalıştım.. hatta ırkçı olmamak gerektiğini bile söyledim.. hayriş’ten hiç bahsetmeden, köpek beslemeyi çok istediğimizi fakat şartlar uygun olmadığı için köpeksiz yaşamak zorunda olduğumuzu anlatmaya çalışıp yine de malum varlıkla iletişim kurma çabalarımı devam ettirdim.. ama yok.. böylesine inatçısına rastlamamıştım uzun süredir..
neyse.. saftirik varlık kendi eliyle bizim kedi ailesine lahmacunu getirdi.. haberi yok tabii.. ben de arada husumete yol açmamak için kendim yiyormuş süsü vererek, yarım dilimleri –hem de kenarlarını çöpe gitmek üzere ayırarak- masanın kenarındaki çimlere atıvermeye başladım.. annemin ısrarıyla biraz daha uzağa atmaya karar verip, ilk seferinde tam bir yeteneksiz olduğumu kanıtlayıp (bkz. masanın iyice dibine, hem de ters düşen lahmacun) ikinci denememde de arkadaşlarımın beni susan mayer’e** benzetmekte ne kadar haklı olduklarını muhteşem bir örnekle açıkladım.. bakınız, çimlerle masalar arasındaki bir buçuk metre yüksekliğindeki direğin tepesindeki karpuz lambanın üstünden sekerek çimlere uçan ve bu arada karpuz lambaya bir miktar kıymasını bırakıp çimlerin üzerine doğru uçan ve yere ters yapışan lahmacun -ki kendisi aynı zamanda bunları yazdıran uçan lahmacundur da..
hasıl-ı kelam çok güldük.. ama daha çok sinirlendik.. hem de çoook.. insan kısmından bir kez daha soğuyup, canım şehrimin sıcağında serin serin evceğizimize geldik.. yani şu anda pek ev gibi görünmese de, insan üstü çabalarımızla bu haftasonu ev olmasını umduğumuz yere..
p.s. yemekten sonra yolda yürürken aklıma gelen bir teoriyi de paylaşmak isterim.. insanlar kafalarını çok fazla sayıda darbeye maruz bırakırlarsa, o kafa çalışmaktan vazgeçebiliyor (artık küsüyor mu beziyor mu orasını bilmiyorum..) ne sıklıkta çarpılabilir ki bir kafa.. hmm.. düşünmek lazım.. her selamlaşmada mesela.. değil mi.. yeterince yüksek sayıda darp söz konusu.. üstelik gittiğimiz restorandaki garson da arkadaşıyla iki dakika konuştu, o iki dakikada dört kez kafasını çarptı.. insan üzülüyor yahu.. hissi maderane derdi yaşlı bir öğrencim.. “evladım, canına yazık.. bak yine çarptın kafanı.. ah yavrucuğum.. canın acıyacak..” demek istiyorum her seferinde..
*an itibariyle uyumaya niyetli görünen anneme “at bi yastık şuraya” dedim ve cevabımı aldım: “buraya uyursam kalkamam” hahahhahaaaaaaaaaaaaaaaaaaa…. buraya dedi yahu… demek ki neymiiş.. kültür bir bütünmüş vee aynı yöreye ait yemekler ve insanlarla korkunç birkaç dakika da geçirsek bu öğelerden bir başkası olan dil de hayatımıza rahatça girebiliyormuuuş..........
** evinin bahçesindeyken üstündeki banyo havlusunu eski kocasının arabasının kapısına sıkıştırıp çıplak kalan ve anahtarlarını içerde unuttuğu için evine giremeyip, camdan girmeyi denerken üstüne düştüğü güllerin dibinde yatay vaziyette, tavlamaya çalıştığı adama o halde yakalanan desperate housewife..
10 Haziran 2009 Çarşamba
vücut dili sözlüğü

bu kadar muhteşem iki hayvan kardeşimiz neden birbirleriyle anlaşamıyorlar diye düşünür dururdum hep zaten.. meğer gayet ilginç bir sebebi varmış..
şimdi hayal edin.. pluto arkadaşımız bir kedi görüyor.. nasıl da mutlu oluyor değil mi??
“aaa… arkadaş bulduuum… eyyooo eyyoooo…. dur bi kuyruğumu salliiym da, o da anlasın nasıl mutlu olduğumu..”
şimdi bir de kedi lazım.. hayriye’ciğim bu iş için çok korkak.. sevgili felis’im olsa ne yapardı diyelim en iyisi..
felis: “hmm.. köpek var burada.. çok gıcık oldum yahu ite.. şöyle kuyruğumu bi o yana bi bu yana hızlı hızlı salliim de anlasın gıcık olduğumu..”
pluto: “anaaa… bak aynı anda kuyruk sallaştık.. ayyy.. o da beni sevdi bak.. ben yine de şöyle dikkatli bi daha bakim de gözüne, bi yanlış anlama olmasın.. meraba kardeeeeşş….”
f: “bak baaak… sen de mi gıcık oldun cicim?? oooo… bi de gözünü gözüme dikmeler falan… sen kim oluyosun da kimi tehdit ediyosun leeenn????!!!!” (bu arada bir yandan da korkuyor ama yine de cesur.. bu kedi milleti kendinden büyük cüsseli şeylerden korkmaya eğilimlidir)
p: “ayyy… süper yaa… resmen gel oyna benle diyo bu kardeş.. bak.. gözünü de kaçırmadı… dur bi kovaliiym de oyun başlasın… geliyoruuuummm…”
f: “olm hala gitmedi lan… anaaa.. geliyo ya bu.. kaç kaaaaaççççç…………………….”
p: “heheheee… bak nası da kaçıyo.. ne iyi oldu valla karşılaştığımız… o da beni oyun arkadaşı seçti.. ama hiç konuşmadık.. amaan boşver.. bi yerde durucaz nasıl olsa.. o zaman havlarışırız..”
yaa.. aynen böyle gelişiyormuş olaylar.. halbuki konuşabilseler bunların hiçbiri olmayacak.. çünkü onlar insan değil.. yaşayıp giderler mutlu huzurlu..
bu yazıyı son üç gündür “erkek yok mu errkeeeekkkk…..” diye bağırıp kendini yerlere atan utanmaz kızım hayriş’ime armağan etmek istiyorum.. kızım anlıyorum ben seni.. çözdüm kedi mırıltısının her türlüsünü.. vee cevap veriyorum.. yok sana erkek merkek.. çok adiyim biliyorum ama o yavruların geleceğini garantiye almadan çiftleşmek falan yok, üzgünüm..
*sanki daha yeni duymuşum gibi oldu değil mi.. ama değil aslında.. çook eskiden bir yerde okumuştum bu bilgiyi..