23 Kasım 2009 Pazartesi

nazar etme ne olur..

galiba başıma karma geldi.. anlatır mıyım yaz tatilimi ööyle ballandıra ballandıra.. bak bilgisayarımın kafasına piyano düştü.. ilk fırsatta yeni bir harddisk alıp alemlere döneceğim, eylemlerime devam edeceğimdir..

20 Kasım 2009 Cuma

göcek'te öğle yemeği..


marmaris'te de kardeşim erdem'den çaldığım bassçı arkadaşım gökhan dört göz sekiz kulak beni görmeyi bekliyordu.. ben de onla yıllar sonra tavla oynayıp, onu "demo noolur yediye uzatalım.. noolur dokuza uzatalım.." diye yalvartıp ezmeyi..

yol üstünde göcek vardı.. arkadaşlarımla oraya kadar gittim.. fantazi yapıcam ya, kahvaltımı fethiye'de etmiştim.. öğle yemeğimi de göcek'te yemeye karar verdim.. böylece akşama da marmaris'te olacağıma göre üç öğün-üç ayrı yer fantazim gerçek olacaktı.. oldu da :)

ama, marmaris'le ilgili çok büyük bir kaygım vardı.. ilk iş göcek'te keşfe çıktım.. denizde hala çocukluğumun kabusu çiyanlar var mıydı? varsa, marmaris'te de olabilirler miydi acaba? yıllardır bu soruna bir çözüm bulunamamış mıydı yoksa? merak içinde koştum gittim kıyıya.. vee... aşşalık çiyanlar hala oradaydılar.. bakın:


neyse.. zaten antalya'da yaşıyorum kardeşim.. denize muhtaç değilim ki.. hıh! tavrımı takınıp marina'daki en hoş manzaralı restoranın peşine düştüm.. şuralardan geçe geçe buldum orayı.. yakaladım.. yedim :) tanrımmm!... denizden babam çıksa yemem bir tek..


bir de bugüne kadar karşılaştığım en ilginç tuvalet de göcek'te karşıma çıktı.. aşağıda görülen kulenin içine ediyoruz arkadaşlar.. üstelik sırf dışı değil, içi de ve muamelesi de gayet etkileyici bir tesis kendisi..


evet.. her bir yerleri anlatan rehberiniz olarak, kalacak yer de tavsiye edeyim.. gülin ve ahmet çok memnun kalmışlar.. hem fiyattan hem hizmetten ve de manzaradan.. kuş ibo otel.. kuş ibo'nun arkadaşı erol bey sağolsun bıraktı beni yola kadar.. buranın esnafının gözlerinde TL bile yazmıyor, bir de yardımseverler bonus olarak!.. fethiye'den sonra ilaç gibi geldi..

resimlere bakınca, kışın ortasında yaz tatilimi böyle ballandıra ballandıra anlatmanın büyük hayvanlık olduğunu fark ettim birden.. ama hepimiz biliyoruz ki, hayvan olmakla bir derdim olmaz :)

aa.. az kalsın unutuyordum.. burada da saçma sapan bir yazı çıktı karşıma.. bahçeli, güzelce bir evin kapısında:
çok eğlenç..

p.s. yoruldum.. malum domuz gribiyim.. yatmam lazım.. hem marmaris'te uzun kaldım.. şimdi anlat anlat bitmez.. yarına artık..

tatil olayları.. fethiye..

bu hastalıklar, raporlar falan iyi oldu bi yandan da.. en azından buraya çiziktirmek için vaktim oluyor.. iki gündür kitap bile okuyorum :) doktor(lar) kesin yatak istirahati verdi.. ben de yatağımdan sesleniyorum, neme lazım..

neyse.. işte yaz sonundan beri beni bekleyen görev.. çünkü ayrıntıları unutmaya başladım bile.. bu yılki tatilimi unutmamam lazım, çok güzeldi.. "en mutlu tatil yalnız geçirilendir" fikrimi ilk kez uzun uzun denedim, onayladım..

yola fethiye'den başladım.. yıllaaar önce bir geceliğine kalmıştım sadece, kardeşimle aynı odada kalıyorduk, o kadar eski yani.. bu kez diğer kardeşim emre ve sevgilisiyle gittik, emreler (a.k.a. bluelife) car cemetery bar'da çaldılar, ben de marina'da bir otelde kaldım.. fethiye'yle ilgili söylenebilecek birkaç şey var.. en önemlisi, yerlilerin gözlerinden $ işareti eksik olmuyor, daha doğrusu £ işareti.. hazır laf açılmışken, hisarönü'nden bahsedip duruyordu herkes.. oraya da gittim.. neyse ki telefonda karşılaştığım gülin-ahmet çiftiyle takılmaya karar vermiştik o gece.. şimdi, hisarönünde cillop ingilizlerle karşılaşıp biraz eğlenmeyi planlamıştım.. nerden bilirdim ki bunların çok sıkıcı aileler halinde gezdiğini, çoğunun dino olduğunu, geri kalanının da afacan denebilecek yaştaki veletler olduğunu.. cilloplar başka yerlerde herhalde.. hisarönü sanırım bir çeşit ayvalık-altınoluk onlar için.. emekliler ve torunları var sadece.. ama inanılmaz güzel yemekler yedik.. gülin'ciğim sağolsun, ahmet'in gözlerinin yerinden pörtlemesini pek sorun etmeden benle bir olup yemeklere yumuldu.. sonra deliler gibi waffle peşine düştük.. ve bulduk da; koca hisarönü'nde tek bir minik yer vardı waffle yapan.. ahmet su içti, biz birer koca waffle yedik..

ölüdeniz var bir de.. orası da güzel, ama çok kalabalık yahu.. biz denize girerken hava bozdu da, dağın başından atlayan yamaç paraşütçüleri manzarası çakan şimşeklerle renklendi bir anda.. sonra üçümüz de karmanın en hızlı işlediği ana daha önce tanıklık etmiş bir grubun üyeleri olarak, yusuflarla devam ettik 'deniz sefamıza'.. bir kez girmiş bulunduk suya.. anam dışarsı nasıl soğuk, güneş gitmiş, dağ kadar geniş bir bulut tepemizde.. biz "hangisine yıldırım düşecek" diye izlerken, lagünün ortasına ve hatta bizim beynimize yıldırım düşme* olasılığını artırdığımızı fark etmemize rağmen, tırım tırım tırsmayı tir tir titremeye tercih edip çıkmadık sudan.. çok eğlendik ama.. uzun uzun sohbet etme fırsatı bulduk denizden çıkamayınca :)

tatil benim için manzara ve yemek anlamına gelir.. bu ikisini ararım sadece.. haliyle ilk akşam yemeğim, yani bizimkilerle karşılaşmadan önceki tek başımaydı ve yalnız yediğim her yemek gibi harikaydı.. sonradan öğrendim çok yaygın bir şey olduğunu, ama ilk kez balık pişiricileriyle karşılaştım fethiye balık hali'nde.. süper yahu.. gidip alıyosun balıkları, restorandan ucuza geliyor, ve seçebiliyorsun tabii.. sonra beş liraya pişiriyorlar.. ohh.. bir sürü balık aldım, bir sürü de meze.. gözüme çok gelmişti ama sağolsun içimdeki canavar ve balıkçıdaki kedi kardeşlerim yardım ettiler de bitirdik hepsini.. deniz ürünleri yemek için en iyi yer orası.. haberiniz ola..


fethiye'yle ilgili iyi bir şey daha var.. her yer köpek kaynıyor.. türlü çeşit.. her dükkana bir-iki tane düşüyor merkezde.. o yönüyle huzur doluydu..

dikkat çeken bir nokta daha bez ilan asılı olan her yerde "işyeri açmadan önce belediyeye başvurmak zorunludur" ilanı da bir şekilde yer alıyordu.. sanırım kimse takmıyor fethiye kaymakamını :)

eve döndüğümde en sevmediğim yer ünvanına layık bulduğum yer bile iyiymiş.. iyi ki yazmışım bak..


p.s. bu fotodaki it kardeşimiz car cemetery'nin önünde takılan oraların en yaşlı köpeği.. aralarda millet sigara içmeye, ben de onu sevmeye çıktık.. yaşlı köpeklerdeki sükûnet vardı onda da.. hüzünlü, ama yaşlı bir hayvanı sevmeyi deneyin, huzurlu da aynı zamanda..


* bkz. counter strike aztec haritasında, her geçtiğinde beynine yıldırım düşen nokta.. bilen bilir..

15 Kasım 2009 Pazar

mutluluktan dans eden sokak köpeği :)

bugün sevinçten oynayan bir köpek gördüm.. aslında köpeği sevindiren de benim.. ama hayvancık resmen dans etti mutluluktan.. şaştık kaldık -ben,annem ve bakkaldaki iki adam..

söylemesi ayıptır, annemle yemeğe çıktık bugün.. giderken de iki genç kediyle karşılaştık.. onlara mama almak için bir bakkala girmiştim.. kedi maması olmayınca ucuz sosis sordum, bir de açıkladım kediler için olduğunu tabii.. bakkal hatun meğer veterinermiş ve içerdeki şişko kediyle dışardaki yavrulara kuru mama yediriyormuş.. iyi oldu aslında; hem hayvancıklar sadece bu seferlik değil her zaman doyuyorlar, onu anlamış olduk, hem de cebinde para yerine banka kartı taşıyan iki kişi olarak yanımızdaki on liranın yaklaşık yarısını harcamamış olduk..

eve dönüşte trafiği çok işlek caddelerinden birinin kaldırımında yazının en başında bahsettiğim köpekle karşılaştık bu kez.. bizim karnımız tok, onunki aç.. bir de peşimize takıldı, evin kapısında boynu bükük kalacak muhtemelen.. annem artık alışmış, hemen daldı en yakındaki bakkala, ucuzundan sosis alıp çıktı.. ama unuttuk ki bizim on liradan geriye pek bir şey kalmamıştı!! hemman bütün bozukları birleştirip dört lirayı denkleştirdik ve gerçekten de beş kuruşsuz ama mutlu iki insan oluverdik :)

biz böyle heyecanlıyken sevgili köpek kardeş geldi, elimdeki sosisi kokladı.. ayıp olmasın diye tuttu ağzıyla.. sonra bıraktı.. hey Allahım! neyse, baktım sonra gidip pakettekileri de kokladı ve o ilk parçayı ağzına alıp uzaklaşmaya başladı.. daha önce de görmüştüm aynı hareketi.. yavruları olan dişiler yapıyor bunu.. ağzına sığdırabildiği kadar yemeği alıp yavrulara götürüyor.. sonra gelip birkaç tur daha yaparak çoluğu çocuğu doyuruyor.. ben bunu bakkaldaki iki adama "aman abi atmayın ordaki paketi, o gelip alıcak birazdan" diye söyleyip köpeğin peşinden bakmaya çıktım.. iyi ki de çıkmışım.. bi baktım bizim kız yolda sakin sakin yürürken ağzındaki sosisi havaya fırlattı.. sonra düştüğü yere gidip sfenks hareketiyle ona oyunlar yaptı, yerden alıp tekrar fırlattı bu sefer havaya patilemeye çalıştı, düştüğü yerin etrayında hoplayıp zıpladı.. sonra bir kez daha, ama bu sefer olabildiğince uzağa fırlattı, kendi etrafında bir tur dönüp gitti sosise ve mideye indirdi.. tabii dördümüz de ağzımız açık izledik, bir yandan da annemle birbirimizi dürtüp "anaaa... seviniyo bu resmen! bak bak bak.. aynı bizim sevindirik halimiz.." diye şaşıp kaldık.. bütün bunları bir kedi yapsa gayet doğal olurdu.. ama köpek kısmı oynamaz yemeğiyle, avcı bir kardeşimiz değildir.. toplayıcıdır.. yemeğini bulur, başına çöküp yer (bkz. sırtlan kardeşlerimiz*).. bu durumda bizimkinin yaptığı gerçekten de mutluluktan dans etmekti, sevindirik olmaktı..

arkadaşlar, hepinize kesinlikle tavsiye ederim aç-susuz görünen, samimi davranan hayvancıkları doyurmanızı-sulamanızı.. belki siz de yardımsever bir kişi olursanız bir gün dans eden bir köpeğe rastlayabilirsiniz.. ben kendimi bildim bileli etrafımda aç hayvan varken karnımı doyurmadım, ancak bugün kısmet oldu bu şahane görüntüye tanık olmak.. şirinleri görmüş iki çocuk gibi mutlu hoplaya zıplaya döndük evimize..


* onları da sevelim, sayalım.. sırf çirkinler diye ayırmayalım diğer köpeklerden :)


12 Kasım 2009 Perşembe

bana harfini söyle..


bir internet sitesinde kürt kelimesini kullanmamak için, ondan "dört harfli" diye bahsediyorlar.. eminim sadece o sitede değil, başka birçok yerde de böyle bahsediliyordur.. ilk duyduğumuzda evde forumları açıp yarıla yarıla gülmüştük üç yandan.. ama şimdi alıştım, arşive atmışım bu bilgiyi gerekinceye kadar..

bugün de bir yemek-sohbet programına en sevdiğim medyum, medyum memiş çıktı.. bayılıyorum böyle programlara, yakalayınca dayanabildiğim kadar izliyorum.. orda da adamcağız cinlerden bahsediyordu doğal olarak.. yemek yapıp sohbet eden kadıncağız da birkaç kez üç harfliler diye bahsetti ama sonra ürperip (!) sustu..

nedir bu harf sayısı durumu yahu.. hani bir zamanlar voldemort vardı.. kim-olduğunu-bilirsin-sen veya adı anılmaması gereken kişi derlerdi ona da.. bir dumbledore, bir harry potter bir de annemle ben adını söyleyebilirdik cesurca :) insan neden birinin adını söylemez ki diye düşününce bulunan iki sevimli duygumuzun biri korku, diğeri de halk arasında yiğrenme olarak bilinen hissiyat.. korkuyu yenmek daha kolay da, birinden iğrenmemek için çok çabalamak lazım bence.. zaten gözün de olmayınca malum kişide, efor sarf etmiyorsun haliyle..

neyse.. başka böyle bilmemkaç-harfliler tanımı var mıdır acaba? en başta merak ettiğim oydu aslında..


p.s. aslında 'üç harfli' resmi koymak istedim ilk başta.. ama nedense bi türlü elim gitmedi..

demo da dinlendi..

kaçtır haberlerde görüyorum "başsavcı da dinlendi".. ister inanın ister inanmayın ilk tepkim hep şu: ee.. noolmuş yani.. adam tatile falan çıktı herhalde..

yıllardır güzel beynimi haberlerden uzak tutarım.. hem de itinayla.. haliyle, bu dinlenme durumunun ne olduğunu bir görüşte çıkartamadım.. ama televizyon karşısında geçen günlerdeki iki-üç-dört görüş de kâr etmedi.. ben hala başsavcının elinde bir kokteylle hamaktaki halini getiriyorum gözümün önüne.. alışmadık kulakta haber durmuyor demek ki..

neyse ki algım bozulmadan, ruhum zehirlenmeden raporumum son gününe geldim.. yüce Allahım, yine de bir gün çalışmama lüksüm olursa ben haberlerden uzak durmayı başarabilirim.. yani biraz önceki ifademin sadece züğürt tesellisinden ibaret olduğunun kayıtlara geçmesini, evrene o şekilde bildirilmesini diliyorum.. amin..

7 Kasım 2009 Cumartesi

alkolizm'e giriş..

aslında uzun süredir alkolsüz yaşam sahasında ikamet eden biri olarak karşıma çıkan ilk fırsatı değerlendirmekteyim de diyebilirim.. bir haftadır kendini hatırlatan böbrek taşlarım, sonunda dün atak yaptılar.. neyse ki sadece biri yola çıkmış.. dün sabah 5'ten öğleden sonra 3'e kadar sürüm sürüm süründüm.. ben ki iğne fobisi sahibi kişi, ben ki yeryüzünde kulakları delik olmayan tek dişi, dün hemi ağrı kesici iğne olup, hemi de içinde pek hoş narkotik bir ilacın* bulunduğu serumla haşır neşir oldum..

bugüne kadar çook şeyler tavsiye edildiğini duydum böbrek taşlarını düşürmek için.. en son numaramız avakado yaprağı suyu.. hastaneye giderken de taksiciye ve anneme açıklamasını yaptım kendimce: asıl önemli nokta sıvı tüketimini artırmak, iki bardak avakado suyu ile iki bardak sek su arasında ve aynı miktarda bira arasında bir fark yok.. canım doktorum da bunu tamamen onayladı.. ama eve gelip de düşününce şunu fark ettim ki, bu üç cins sıvı arasında seçilmesi gereken ikisi su ve biradır..

su zaten en sevdiğim içecek.. birayı da tuvalete gitmeyi teşvik etmesiyle gayet alakasız olarak, sadece alkolün verdiği güzelleşme etkisi yüzünden seçtim.. bu böbrek ağrısı öyle korkunç bir şey ki, ağrıyı daha az hissettirecek her maddeye minnettar oluyor insan.. sonuç olarak, hayatımda ilk kez sabah 10'da evde içmeye başladım.. cuma'ya kadar raporluyum, girmediğim her ders için bir bira içmeye çalışacağım :)



*sevgili doktorum sürekli bunu tekrarlayıp, "çok iyi ilaçtır.. tadını çıkar fırsat bulmuşken.." deyip durdu.. pek sevdim kendisini :)

3 Kasım 2009 Salı

kazıklanmış kişiler..

dün akşam eve dönerken, dolmuşta iki ışık üst üste yanımızda çocuklu arabalar durdu.. normalde manzara şudur: önde baba direksiyonda, yanında anne, arkada da bir veya iki velet etraftaki araçlara ya salak salak bakarlar ya da afacanlık yaparlar veya son yıllardaki bebek koltuklarından vardır, içinde de minik bir insancık.. işte bunlara alışınca, dünkü manzara çok tuhaf geldi bana.. arkada bebek koltuğu vardı iki arabada da.. ama anne önde değil, arkada koltuğun normal tarafında.. ve asıl olay da, yavru bebek koltuğunda değil çünkü kocaman olmuş.. uzun uzun kollar-bacaklar.. artık o koltuğun orada olmaması gerekiyor neredeyse birkaç yıldır.. ve yavru artık oraya sığamadığı için annesinin kollarında güvende kalıyor.. ama dana kadar olduğu için annenin de kucağına sığışamıyor falan..

şimdi bunu görünce hemi de iki kırmızı ışıkta üst üste.. zaten dokuz saat derse girmişim, beynim şeyolmuş.. algıladığım ilk şey şu oldu.. bunlar bebek yapmışlar, eve şirinlik olsun diye.. ama anacım büyüdükçe büyümüş.. bunlar da şaşkınlık içinde, "koltuğa da sığmıyor artık.." diyerekten, kucakta falan tutmaya çalışıyorlar sakar sakar.. hani gidersin küçük ırk bir köpek almaya da, "abla bu kadar kalır.. en fazla bir-iki santim daha büyür o kadar.." derler.. sen de alırsın heyvancağızı binbir türlü seren serengil'in tiny'si hayalleriyle.. ondan sonra köpekçik olur koca bir it.. kazıklanmışsındır, ama artık çok geçtir.. koca itine alışmaya, onu olduğu gibi kabul etmeye çalışırsın ve başarırsın da.. ama o kazıklanmışlık duygusu zaman zaman dışardan bakıldığında da görülür.. işte o andı bizim dolmuşun yanındaki arabalarda yaşanan..